Her şey kırsal üretkenliğimize bağlı

Tarımda yüksek ihracat potansiyeline sahibiz. Ürünleri işleyebilecek endüstriyel tesislerimizi çoğaltmalıyız. Et ve süt ürünleri başta olmak üzere markalı ürünlerimizle tüm dünyaya açılabiliriz…

SON birkaç haftadır özellikle kırsal kesimdeki birey ve üreticilere seslenmeye çalışıyorum. Yetiştirdikleri ürünlerle ihracat gelirlerimize mütevazı ölçülerle de olsa katkı yapabilecekleri gerçeğini vurguluyorum. Amacım, son 60 yılda kırsaldan kente yönelen insanlarımıza birkaç sıra dışı projeyle yardımcı olmak; onları salt ‘tükctici’ değil, geleneksel öz yapıları nedeniyle ‘üretici’ vasfıyla anabilmek. Daha da önemlisi taş yerinde ağırdır misali, kentlerimizde yok olup gitmek yerine onları yeniden üretken hale getirmek.

Tam da bu fikirsel aşamadayken geçen hafta sonu beni arayan değerli bir dostumun serzenişleriyle karşılaştım. Kendisiyle uzun yıllar önce ülkemizin en büyük ilaç şirketlerinin birinde üst düzey yöneticilikler yaptık. Her zaman düşüncelerimizi paylaşır, karşılıklı eleştirilerimizi birbirimizi kırmadan incelik dolu mizah zarafetiyle yaparız. Geleneğimiz değişmemiş olacak ki, değerli dostumun geçen hafta epey gülümseten eleştirisine muhatap oldum: “Yazılarını merakla takip ediyorum; son aylarda sana ne oldu ki, sürekli ‘böcek-çiçek’, ‘ağaç-kereste’, ‘mantar-kantar’ gibi kestirme yollardan hep sıra dışı kırsal konulara yer veriyorsun. Sıklıkla da etten ve sütten dem vuruyorsun. Üstelik sen ziraatçı ya da hayvan yetiştiricisi de değilsin. Yoksa kent yaşamından sıkıldın da şöyle sakin bir köye mi yerleşmeye karar verdin? Bu romantizmi bırak artık…”

Bu aşamada onunla hep mizahla tatlandırıp karşılıklı kahkahalarla süslediğimiz yüksek volümlü yeni bir atışmaya girmedim. Bu haftanın yazışını beklemesini söyledim. Bu eleştiride değerli dostumun haklılık payı var mı, yok mu buna sevgili okuyucularımız karar versin!

TÜKETİM DEĞİL ÜRETİM TOPLUMU

Türkiye’de henüz tamamlanmamış 2018 rakamları üzerinden yorum yapmak yanlış olur. Dünya çapında gelişen konjonktür değişimi, ülke ekonomilerindeki derin oynaklık buna engel. Sadece 2017 verileri baz alındığında görülen bazı somut gerçekler var. Ülkemiz birçok konuda önemli adımlar atmış ama tarım sektöründe sorunlar yaşamış ve yaşamakta olan bir ülke.

Nedenlerin başında büyük kentlere göçün devam etmesi, 5 milyonu aşan mülteci ve sığınmacının çoğunun tüketici statüsünde olup iş gücüne katkı sağlamaması, tarımsal girdi maliyetlerinin yüksekliği ve finansman tahsisi konusundaki güçlükler var. Buna karşın sanayi ve hizmet sektörü oransal anlamda gelişirken tarımsal faaliyetler toplam ekonomi içinde yüzde 6-6.5’luk payı bir türlü geçmiyor.

Bir diğer sorun ise tarımsal faaliyetlerde kimi ülkelerin tümleşik endüstriyel boyuta ulaşmış olması. Çoğunda mekanizasyon ileri düzeyde. Kırsalda yeni tarım kentleri kuruluyor; bizdeki Kalkınma Ajanslarına benzer yerel organizasyonlarla tarımsal endüstri en başa konuyor ve destekleniyor.



Amaç sadece dahili ihtiyacı karşılamak değil, tarımsal konularda büyük ölçüde ihracatçı konuma geçmek. Nitekim yapılan projeksiyonlar tüm dünyada tarım ihracatının baş döndürücü hızla arttığını gösteriyor.

Realist bir yaklaşımla bakıldığında;

Balkanlar, Ortadoğu, Rusya ve Afrika’nın yetiştiremediği çoğu üründe büyük ölçekte tarımsal ihracat yapabilecek kaynak ve bilgi potansiyeline sahibiz. Üstelik bazı ürünlerimizi işleyebilecek gelişmiş endüstriyel tesislerimiz var. Et ve süt ürünleri başta olmak üzere dünya standartlarında markalı ürün yapabiliyoruz.

Başta fındık olmak üzere kayısı, incir, antepfıstığı ve aromatik vişne yetiştiriciliğinde hala dünyada bir numarayız. Tek tek saymaya gerek yok; 70 adede ulaşan tarım ve hayvancılık ürününün 18’inde hep en önde olmaya adayız.

Avrupa’da çok aranan tıbbi ve aromatik bitkilerin çoğunun anavatanı yine bu topraklar. Dünyadaki önemli ayrıcalığımız olan 3 bine yaklaşan endemik bitkinin neler olduğunun ise pek farkında değiliz. Bunların önemli bölümünün Anadolu yaylalarında yer alması yabancının ilgisini çekerken biz bunu, umursamıyoruz.

Bir gerçek daha var: Artan dünya nüfusuna yalnız besin olarak değil, yeterince bilinmeyen onlarca doğal bitkiyi beşerî ilaç hammaddesi, tarımsal mücadele katkısı, endüstriyel boya bileşeni ve tekstil ana girdisi olarak ihraç etme potansiyeline sahibiz. Bunları dahilde işleyerek dünya çapında endüstriyel tarım ihracatçısı olabiliriz.

GERÇEK SANAYİLEŞME TARIMLA BAŞLAR

Neyse ki günümüzde yapılan projeksiyonlar üretici fiyatlarıyla tarım sektörü üretiminin ilk beş yıl içinde hız kesmeden artacağını gösteriyor. Nitekim daha şimdiden cari fiyatlarla meyvelerde yüzde 10, sebzelerde yüzde 3, tahıl grubunda yüzde 5 üretim artışının gerçekleştiği görülüyor. Yine de tüm gruplarda yüzde 10 barajının aşılması şart.

Ümit verici bu gelişmelere karşın, 2017 sonunda kırmızı et üretiminin geçen yıla göre gerileyerek epey aşağıya indiğini görüyoruz. Burada hayvan ithalatının önemli payı var. Oluşan açık alternatif protein kaynaklarıyla kapatılmaya çalışılıyor. Yumurta üretimi yüzde 6 civarında artarak tahminen 20 milyar adede yükselmiş durumda. Kanatlı eti üretimi ise inişli çıkışlı bir seyir izliyor.

Yine de küresel üretim projeksiyonlarına bakıldığında beş yıllık sürede hayvan ithalatını hissedilir ölçülerde azaltmamız mümkün görünüyor. Disipline edilmiş hayvan ırklarından elde edilen et ve süt ürünleriyle yalnız Ortadoğu’ya değil; Rusya ve Avrupa’ya da sesimizi duyurabiliriz.

Tek koşulla ki, katma değeri yüksek ürün çeşitliliğini Hollanda, İtalya ve Fransa’nın küresel arz yelpazesine uydurmamız gerekiyor.

Yapılan projeksiyonlar henüz yeterli değil, fakat 10 yıllık perspektif içinde planlı teşviklerle Avrupa’daki ürün çeşitliliğine kademeli olarak ulaşmamız mümkün. Bugün küresel tarım ve gıda ihracatından aldığımız pay potansiyel gücümüze göre çok düşük. Yüzde 1.5’lar civarında gezinen küresel tarım ihracatımızın yükselmesiyle ilk 15 ihracatçı ülke arasına girmemiz bu süreçte gerçekleşebilir.

Tarımın istihdamdaki payı halen yüzde 20’lerde. Bu rakam yaklaşık 6 milyon kişiyi kapsıyor. Çalışan birey başına verimlilik ve katma değer çok düşük. Üstelik tarımsal faaliyetler içine entegre edilmiş daha ileri teknolojileri bir türlü inşa edemiyoruz.

Aynı güneş altında çapa sallayıp, hayvan yetiştiren koskoca Türkiye olarak; Yunanistan, İtalya ve Ispanya’dan neyimiz eksik? Eksik olan şey galiba şu: Tarımda geleneksel kurgu ve alışkanlıklardan vazgeçip, çağdaş farklılıkların kapısını aralamak. Tıpkı daha 19. Yüzyıl’da kendi kendini reforme ederek bugün bizim dört katımıza yakın tarımsal ihracat yapan Trakya büyüklüğündeki Hollanda gibi…

Şimdi soruyorum: Sakız ağacı, sığla ağacı yetiştirmek, geniş alanlarda safran ekimi yapmak, endemik bitkilerle uğraşmak, yerli hayvan ırklarımızı ıslah edip çoğaltmak neden ‘romantizm’ olsun ki?

NUR DEMIROK





üye

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir