Pazar , Mart 24 2019
Anasayfa / Makaleler / Önemli olan takımın kazanması

Önemli olan takımın kazanması

Siz hangi taraftasınız? Amerika, on yıllardır bireyin kazandığı başarılarla övünüyor, Japonlar ise kendini şirketine adamış isimsiz kahramanların yarattığı markalarla…

takim olmak

LDOUS Huxley gençliğinde Ingiltere ve Fransa’da yaşadı. 1937 yılında 43 yaşında Amerika’ya göç etti, 1963 yılına kadar roman, deneme, senaryo çalışmaları yaptı. Amerika’da ünlü bir gelecek bilimcisi (fütürist) olarak ünlendi. Hayatının tüm evrelerinde Hint felsefesinden ve doğu mistisizminden etkilendi. Fakat pasif hümanizmasını iş hayatının gerçekleriyle hiçbir zaman uzlaştıramadı. Birinciliğe koşullanmış iddia sahibi olmanın, rekabetçi dünyada kesin zorunluluk olduğunu iddia etti. Modern yaşamın, insanı nasıl bir duyguya sürüklediğini anlattı.

“Kişi, kurum ve hatta millet olarak ya birinci olacaksınız ya da zamanla yitip gideceksiniz” dedi. “Evrende geliştirebilip övünebileceğiniz tek bir gerçek vardır; o gerçek, daima birinci olmaya adanmış kişiliğinizdir” diye ilave etti. Şu çarpıcı ifade de ona aittir: “Hayatta ya tozun dumanın önüne geçip ipi göğüsleyeceksiniz ya da koşmakta olan sürünün içinde kaybolup gideceksiniz!”

AMERİKALI İLE JAPON’UN FARKI

İşin felsefi boyutu bir yana, hemen şu soruyu sormak gerekiyor: Önemli olan bireysel yarış mı, takım yarışı mı? Sorunun yanıtını sanıldığı üzere Amerikalılar değil, Japonlar veriyor: İş hayatında yarışı bireyler değil, kurumlar kazanır. Bireye yön veren güç ise kurumun (şirketlerin) takım ruhudur.

Rekabet ve öne geçme fikri, insana özgü davranışlardan biridir. Emosyonel süreçler ve tatmin gibi unsurlar genellikle kişiler arasındaki gizil yarışma içgüdüsünden doğar. Bunun ortaya çıkışında kültür ve alışkanlıkların rolü büyüktür.

Geleneksel kültürlerin etkisinde kalan topluluklarda bireyin öne çıkarak rekabete soyunması pek mümkün olmuyor. Örneğin, Ortadoğu kökenli bireyler kendi kişiliklerine pek güvenmiyor, sonuçta bir yerlere yaslanma ihtiyacı duyuyor.

Latinlerde de aynı davranış kalıpları gözleniyor. Bu konuda fanatik biçimde herhangi bir futbol kulübünün renklerine sığınmak en belirgin örneklerden biridir…

Klasik Batı ve Japonya’da ise durum daha değişik. Amerikalı bireyselliği öne çıkarırken toplumsal aidiyet duygusuna pek önem vermiyor. Çoğu çağdaş yazara göre bu davranış kapitalist ruhun ve burjuvazinin gelişmesiyle ilgili bir süreç. Her şey aile, eğitim ve düşünce sistemiyle ilgili…

Japonlar ise kendisini bir grubun üyesi gibi görüyor. Tek farkla ki bireylerin kendi kişiliklerini ifade ettikleri alt topluluklar, futbol kulübü ya da bir camia değil, doğrudan çalıştıkları kurumlann (şirketlerin) bizzat kendisi.

İşte tam bu noktada, Amerikan bireyciliği ile Japonların takım anlayışı arasındaki keskin farklılık çıkıyor ortaya. Amerika, on yıllardır bireyin kazandığı başarılarla övünüyor, Japonlar ise kendini şirketine adamış isimsiz kahramanların yarattığı markalarla…



OYUNCULAR TER DÖKER, TAKIM KAZANIR

Japon yöneticilere göre, her şirket bireylerden oluşan bir kulüp yaratmış durumdadır. Şirketin kendine özgü ritüeli, bayrağı ve inancı vardır. Japon algısına göre, insanlar ancak takım halinde düşündüğü zaman gerçek bir yarışmadan söz edilebiliyor. Bireyler takım değiştirse bile stratejik inanç değişmiyor. Stratejiyi takımın ortak aklı yaratıyor. ‘Kaizen Felsefesi’nin temellerini kuran Masaaki Imai bu konuda şöyle diyor: “Japon yönetiminde yarışın stratejisini tek kişi değil, kurumun ortak aklı üretir.”

Peki, bireyin yarışması mı, yoksa Japon modelinde olduğu gibi şirketlerin öne geçmesi mi önemli? Geleceğin dünyası için bir yanıt var: “Kovandaki balı kendi başına tek bir arı yapamaz!” Modern yönetim her iki kavramın uzlaşmasıyla başarılı olunabileceğini gösteriyor. Mesele başarılı bir kolektif akıl ve onun yarışmacı ruha sahip bireyleri.

Nitekim son dönemin yönetim gurularından Stephen Covey bu görüşü destekleyenlerden: “Japonların takım anlayışıyla bizim yarışmacı kişiliğimiz birleşmek zorunda. Modern yönetimin başarısı verimlilikle ölçülür, kolektif akıl ise onu ölçülecek kıvama getirir.”

Anlaşılan o ki, takım olmadan tek başına yarışı kazanmak zor. Tıpkı bir yazarın dediği gibi: “İş yaşamı bundan böyle bir takım yarışıdır. Takımınızdaki oyuncular tek başına ter döker ama kazanan daima takımınız olur! Tabii, takımınızda vazgeçilemez bir renk aşkı yaratmışsanız…”

Satırlarımı bir öneriyle bitiriyorum: William Shakespeare bir eserinde, “Ne olduğumuzu biliyoruz, ama ne olacağımızı bilmiyoruz” diyor. Bu sözü yorumlayınca bizim şirketlerin dönüşümü için şimdi tarihi bir fırsat çıktığını düşünüyorum. Dünya hızla değişiyor. Ne Amerika eski Amerika, ne de Japonya eski Japonya…

Biz ise ne Ortadoğuluyuz ne de sıradan bir Latin… Yeteneklerimiz, yönetim üslubumuz çok farklı olmak zorunda.

Bundan böyle hiyerarşik bireylerden oluşan topluluklara değil, liderlerden oluşan ‘takım’lara yönelmeliyiz. Liderlik ve tek adamlıkla öne geçme devri iş hayatında giderek tarih oluyor. Liderlik bundan böyle insanların kişiliğinde değil, ortak aklın görünmez şahsiyetinde şekillenecek. Bu açıdan bakınca da her biri lider çapında bireylerden oluşan yıldız takımlara ihtiyacımız var.

■ Gerçek liderlik tek kişide toplanamaz. Kapalı kapılar ardında liderlik olmaz. Liderlik, takımı takım yapan ruhun ta kendisidir. Gerçek lider takımın içindeki bireylerin aklından beslenir. Biz buna akılların konsensüsü diyoruz. Aksi takdirde şirket yönetiminde tekdüzelik başlar.

■ Meşhur sözdür: “Takımın aklı bireyin aklından daha büyüktür.” Yönetimde dayanışma tek bir kişinin aklına uymakla değil, herkesin görüşünü almakla gerçekleşir. Tek kişinin egemen olduğu sözde takımlarda ‘çanak yalayıcılık, ‘dalkavukluk’, ‘şakşakçılık’ oluşur, ‘yaltakçılık’ ise büyük prim yapar.

■ Takım demek yeniden organize olmak demektir. İnsanlar giderler ve gelirler. Takımın kolektif ruhu değişmez. Ortak akıl eksikliği görür, önlemini alır. Rütbe ve kıdem takımı ‘takım’ yapmaz. Takımı ?takım? yapan şey, ortak aklı harekete geçiren görüşler, yenilik düşünceleri ve ufka yönelmiş bakış açısıdır.

■ Wall Street’in eski kurtlarından Procter & Gamble, Wal-Mart gibi dünya devlerine kalite ve yönetim konusunda katkılar sunmuş Rafael Aguayo aynen şöyle diyor: “Golcü duruma göre yerini belirler, arkadaşlarından pası alır ve müthiş şutunu çeker.

Goooool!..

İzleyici ayakta çılgın gibidir. Golü acaba kim atmıştır? Birçok insan golü atanın ismini söyleyecektir. İyi bir yönetici ise golü atanın ‘takım’ olduğunun farkındadır.”

■ Ve kısa bir not. Rafael Aguayo Japonların takım ruhunu derinlemesine incelemiş ve bunu Amerikan endüstri çevrelerine tanıtmış sıra dışı bir isimdir.




İlginizi Çekebilecek Benzer Konular


üye

Bunu da İnceledinizmi ?

Yönetim kurullarında kadın sayısı artıyor

BIST 100 Endeksi şirketlerinde 846 yönetim kurulu üyesi bulunuyor. Bunların 102’si kadın. Geçen yıl 89 …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir